Karanlık Sokağımın Karanlık Sakinleri  

Posted by Seyir Defteri


Uykusuzluğun,zamanı çok daha yavaş ilerletebilme yetisi ve şişmiş gözaltlarına sahip olabilme ayrıcalığı dışında insana kattığı bir yığın farklı yetenek vardır sevgili okur.Ve bunlardan birisi de bir çok kötü tercih arasından en kötüsünü seçebilme yeteneğidir.Uykusuz geçen saatlerde,birbirinden pek de farklı olmayan bir kaç boktan alternatif arasından,sana göre en temiz görüneni seçmek zorundasındır.Ve işin kötü yanı,hiç bir tercih diğerlerinden daha iyi değildir.İnatla uyumaya çalışmayı seçip,yatağında sürekli dönüp durarak yastığınla sevişebilir ya da baygın gözlerle kelimelerin anlamına ulaşamayacağını ve aynı sayfaları tekrar okumak zorunda kalacağını bildiğin halde o hiç bitmeyecek kitabı okumaya çalışabilirsin.Müzik dinleyip uykuya giden yolu uzatabilir veya televizyon izleyip gözlerin açıkken uyumayı tercih edebilirsin.Ya da bir şeyler yazmaya çalışır,gün doğana kadar saçmalarsın.
Uykusuz geçen bir yığın gecenin ardından uyku ve uykusuzlukla ilgili söylenebilecek fazlasıyla söze sahip oldum sevgili okur ancak şu an üstünde duracağımız asıl konu,uykusuz bir gecede uykuya dair umudun bittiği o en can alıcı anda yapılabilinecek olan son tercih; insanın kendini sokağa atması.
Eğer gece belli bir saatten sonra sokaklardaysan gördüğün hiç bir şey sabahki göründüğü kadar temiz veya saf değildir.Bir şeyler farklıdır.Hissedersin bunu.Karşılaştığın her nesnede görebilirsin o farklılığı.Güneş ışığıyla,sokak lambaları aynı görüntüyü yansıtmaz insana.Güneş ışığı bir çok gerçeği gizler bizlerden.Sadece geceleri farkına varabileceğimiz,gün ışığının parıltısında saklanan bir yığın acı gerçek vardır karanlığın içinde gizlenen.
Romayı yeniden yakmaya yetecek kadar kibritim ve ozon tabakasında dünyadan kaçabilmemi sağlayabilecek büyüklükte bir delik açmama yetecek kadar sigaram vardı ve kesinlikle sarhoş değildim.Gün doğumuna kadar yürüyebilmem için gereken her şeye sahiptim.Saat sabahın dördüydü ve sokakların sessizliği tam da ihtiyaç duyduğum kadardı.Telefon tellerine sinmiş kuşlar,fareler ve var gücüyle bağıran köpekler...Sokaklar onlara aitti bu saatte.Yürümeye devam ettim.
Attığım her adımda biraz daha farklılaştı sokaklar.Sokaklarla birlikte ben,benimle birlikte hayat bambaşka bir hal aldı.Evler, parklar,arabalar,duvarlar ve en önemlisi gecenin insanları çok farklıydı caddenin loş ışığında.Gün ışığında karşılaşamayacağınız tipler vardı o gün o saatte..Kravatsız,takım elbisesiz,işsiz,evsiz,arabasız,ailesiz insanlar..Gün ışığından kaçan insanlar...Mutsuz başlayan bir hikayenin mutsuz sonunu bekleyen insanlar...
Karşılaştığım ilk yol arkadaşım çöp kutusunda kağıt arayan bir 'kimsesizdi'.Kimsesizden kastım kimseye sahip olmaması değil,ona o çöpü kurcalamaktan daha iyi bir alternatif sunacak kimsenin bulunmamasındandır. Kimsesizliğin onun bedenine etiket olmasının sebebi,onu gecenin bu saatinde sokaklara mahkum edenlerin 'kimse' sıfatına layık olmamasındandır.Belki de bir ailesi vardı.Belki de bu kağıtlar geri dönüşümle bir akşam yemeği olacaktı ya da işlenerek kızı veya oğlu için bir gelecek olacaklardı onun umut arıtma fabrikasında..Belki de kağıtları öğütebilecek kadar umudu kalmamıştı.Kağıtların arasından kaldırdı başını ve yüzünde başkalarına ait bir kara leke va başkalarına ait olması gereken bir utançla bir tek sigara istedi benden.Bir tek sigara bu kadar acı için fazlasıyla hafif bir bedeldi halbuki.Yoksulluğunun bedeli bir tek sigaradan çok daha fazlası olmalıydı.Oysa ki o bir tek sigarayla yetinebilecek kadar tatminkar biri olmaya zorlanmıştı,soydaşları bu kadar aç gözlüyken...Sigarayı uzattım ve yaktım.Dönüp konuşmak istedim ama işinin başına geri döndü.Belki de anlatacakları birilerinden nefret etmemi sağlayacaktı.Belki de anlatacakları kendimden tiksindirecekti beni.Haklıydı.Konuşmamamız daha iyiydi.Yürümeye devam ettim.
İkinci yol arkadaşım her halinden Rus olduğu belli olan bir fahişeydi.İçkiden,hayattan veya acıdan olsa gerek,ayakta duramayacak kadar sarhoştu.İnsanların,ihtiyaç duyulan deliğe sahip olan bir 'şey' olarak gördüğü,evinin kilometrelerce uzağında,kimsesiz,sarhoş bir yaşayan ölüydü o.Yüzünde daha önce hiç karşılaşmadığım kadar ürpertici bir korku vardı.Hiç kaybolmayacak gibi duran,yıllardır yüzündeki pırıltılı makyajın arkasında gizlenmiş ve hiç bir zaman saklandığı yerden ayrılmayacak olan bir korku.Nefes alan her canlıya karşı duyulan bir korku....Oysa ki en büyük müşterisi hayat olmuştu her zaman.Korku hayatın ta kendisineydi halbuki.Döndü ve anlamadığım bir kaç cümle kurdu,yarım yamalak.Duraklamadan devam ettim.Ne söylediğini bilmek istemedim.Sormadım bu hale nasıl geldiğini.Rusça bilmiş olsaydım da,o Türkçe bilseydi de,ikimiz ortak bir dili konuşuyor olsak da sormazdım.Anlatacakları duymak istemeyeceğim kadar mide bulandırıcı olacaktı.Konuşmadan,yüzüne bakmadan geçtim yanından.Yürümeye devam ettim.
Sıradaki durağım zil zurna bir sarhoştu.Beyninin her bir hücresi uyuşukluk kurtçukları tarafından kuşatılmış haldeydi.Bacaklarını olabildiğince yana açarak,olabildiğince kararsız adımlarla geliyordu karşımdan.Nereye gitmesi gerektiği umrunda değildi.Nereye ulaşacağı tamamen vücudunun aerodinamiğine bağlıydı.Yalpalayan bacakları ne tarafa götürürse sabah orada uyanacaktı.Ve o bacaklar bana doğru hareket ediyordu.Dengesini sağlayabildiği ilk fırsatta midesinde sakladığı tüm pisliği döktü kaldırıma.Sahip olduğu tek şeyi de kaldırıma bırakır gibiydi.Saldığı toksit etkili pis kokuyu duyabileceğim kadar yakındık birbirimize.İçkinin gücünü en etkili şekilde gösterdiği bir andı her ikimiz için de.Bu kadar içki niçin?Bu denli sarhoş olmayı nasıl becerebildi?Sarhoş olmaya hangi sebeple ihtiyaç duydu?Merak ettim ama sormadım.Sorsam da cevabını alamayacağımı biliyordum.Çünkü ne bana cevap verebilecek fiziksel otoriteyi sağlamasına yetecek bir beyni ne de o beyni yönetebilecek kadar yeterli bir mantığı kalmıştı.İçki her ikisine de sahip olmuştu,her iki yeteneği de almıştı elinden.Olabildiğince çabuk uzaklaştım yanından ve içki meselesi bu diye düşündüm.Eğer berbat bir şeyler yaşamışsan unutmak için içersin,eğer güzel bir şeyler olmuşsa kutlamak için içersin ve hiç bir şey olmamışsa sırf bir şeyler olsun diye içersin.Bir sigara daha yaktım ve yürümeye devam ettim.
Tanrının kaderlerini yazarken bir yerlerde yanlışlık veya dalgınlık yapmış olduğu veya bir şeylerin en başından beri eksik olduğu bir kaç hayat daha çıktı karşıma yol boyunca.Yaşıtları babalarından gelecek son model cep telefonunu beklerken kendilerini uyuşturucu maddenin etkisine bırakmış fazlasıyla küçük,fazlasıyla büyük sokak çocukları...farklı gözlere,farklı makyaja,farklı vücuda ama Rus olanla aynı korkuya,aynı acıya,aynı kadere sahip olan Türk bir fahişe daha,uykusuz gözleriyle canlı cansız gördüğü her nesneye lanet okuyan bir gece bekçisi,çoktan pes etmiş olan sokak serserileri ve daha bir çoğu....
Bir süre sonra güneş sahtekar ışınlarını yansıtmaya başladı şehre.Yine bir şeyleri gizlemek için iş başındaydı.Gün doğumuyla beraber sıradanlaşmaya başladı her şey.Aynı tarzda insanlar dolduruyordu sokakları.Kravatlı,takım elbiseli,iyi konuşan,iyi yaşayan patronunu daha zengin etmek ve birilerinin daha fakir kalmasına katkıda bulunmak için koşuşturan insanlar...Boş bir anlamsızlık kuyusunda amaçsızca çırpınan insanlar...Sadece gün ışığıyla yaşayabileceklerini sanan insanlar...Birbirlerine fazlasıyla benzeyen insanlar...
Çok zordur aslında birini bir diğerinden ayırt edebilmek.Herhangi birine bakınca ne amaç uğruna sokakta bulunduklarını anlayabilirsin.Bu işe gidecek.Buysa okula...Bu da işe gidecek....Bu da...Ve Bu da..Ne tesadüf bu da...Düz bir çizgide devam eden hayatlar...Çok fazla yıpranmışlık bulamazsınız o hayatlarda.Kaybetmişlik yoktur.Tekrar tekrar sıfırdan başlamamışlardır her şeye.Sadece başlarına kötü bir şeyler gelmemesi için yaşayan insanlardır onlar.Hiç bir şey yaşamadan,hiç biri gibi yaşamak isteyen insanlar...Gece insanlarından habersizlerdir onlar. Terkedilmişten,kaybetmişten,umutsuzdan,hergeleden,dişleri dökük,hayatı dökük olandan habersizdirler.Kaçarlar onlardan,yüzleşmek istemezler.O insanlar bu dünyaya ait olmak için fazla kirlidir onlar için.
Bir süre sonra güneş şehre hakim olmayı başarmıştı yine ve yalnızca bir kaç saat önceki tüm o karanlık insanlar kayboldu bir anda.Sihirli bir değneğin dokunuşu gibi...Bütün gece kuşları,hiç bir zaman var olmamış gibi yok oldu.Fahişe,serseri,sarhoş....Hepsi de karanlığa saklanmıştı ve hepsi de güneş ışığından kaçmıştı aslında.Dünya yine yeterince saf bir hal almıştı.Her şey yolundaydı.
Biraz daha yürüdüm ve evimin yolu beni hatırladı.Eve girdim.Odama yöneldim ve sonunda uyku meleğim göstermiş olduğum tüm o dirençten sonra pes etmiş gibiydi.Merhametli kollarını uzatmış olması umuduyla yatağa tekrar girdim.Gece insanları gözlerimin önündeydi hala....
Eğer gece belli bir saatten sonra sokaklardaysan gördüğün hiç bir şey sabahki göründüğü kadar temiz veya saf değildir.
Evet bir insanın gecenin o saatinde evinde bulunmaması için olağandışı bir sebebe sahip olması gerekirdi.Peki benim ne işim vardı sokakta?


John Barleycorn'la Yüzleşmek  

Posted by Seyir Defteri in


now the huntsman, he can't hunt the fox,
nor loudly blow his horn
and the tinker he can't mend his pots
without john barleycorn,
john barleycorn, john barleycorn,
barleycorn, barleycorn
john barleycorn, john barleycorn.
               Yukarıda sözleri yazılı olan bu şarkıya bir kaç ay önce üst üste gelişen bir tesadüfler zinciri sonrası rast gelmiştim.Niye bilmiyorum ama şarkının sözleri dikkatimi çekti.Sonra şarkıyla ilgili ufak bir araştırma yaptım.Meğer bu şarkı çok eski zamanlarda içkiyi lanetlemek için yazılmış bir İngiliz türküsüymüş.Bu John Barleycorn denen şey ise İngilizce argosunda viski,genel olarak da içki için kullanılan hayali bir isimmiş.Mesela;
              -'Nabıyon la'
              +'Oturuyoz John Barleycorn'la sen napıyon?'
gibi.Bu diyalogda John Barleycorn'la oturmak eylemi,içki içmeyi betimlemekteymiş.Bu isim için yıllarca ne şiirler yazılmış,ne kitaplar basılmış,filmler çekilmiş ve yukarıda da görüldüğü gibi türküsü bile tutturulmuş.Hatta diyardan diyara,dilden dile dolaşmış nesillerce.Ben de bu John Barleycorn denilen sıvıyla Ademoğulları arasındaki ilişkiyi irdelemek istedim kendimce....Bu arada yazıda geçen tüm düşünceler sarhoş kafayla düşünülüp ayık kafayla yazılmıştır.Çünkü;içki konusunda hiç bir ayık kafayla bu denli gerçekçi,hiç bir sarhoş kafayla da bu denli samimi olamamıştım...
                Başlamadan önce okurlardan,beni izlerken sevecenliklerini eksik etmemelerini;sevecenlik anlayıştan ibaret olduğuna göre de ,bu anlayışı önce bana,kimin ve neyin hakkında yazıyorsam da ona göstermelerini rica ediyorum.Her şeyden önce içki alışkanlığını uzun zaman içinde pişe işe edinmiş bir içkiciyim.Alkole doğuştan gelen bir eğilim yoktu bende.Aptal değilim ben.Domuz gibi içmem.İçki oyununu bilmem gerektiği kadar bilirim;içki hiç bir zaman aklımı başımdan almamıştır.Hiç bir zaman beni yatağıma başkaları yatırmak zorunda kalmamıştır.Sendelemem de.Kısacası,normal,sıradan bir adamımdır içki konusunda;normal,sıradan adamlar gibi içerim.Asıl üstünde durulması gereken nokta da bu işte.Alkolün normal,sıradan bir adam üstündeki etkilerini yazıyorum ben.Zerre kadar önem taşımayan aşırı içkici dipsomanyak üzerine söylenecek tek sözüm yok.
               Genel konuşulacak olursa,iki tip içkici vardır.Birincisi hepimizin bildiği aptal,hayal evi boş,beyni uyuşukluk kurtçukları tarafından kemirilip körertilmiş olan;bacaklarını alabildiğince yana açarak kararsız adımlarla yürüyen,ikide bir çukura yuvarlanan ve kendinden geçmişliğin doruğunda mavi fareler,pembe filler gören içkicidir.Güldürü sayfalarındaki fıkralara konu kaynağı olan işte bu tiptir.
                Öbür tip içkicinin hayal evi zengidir,ilham sahibidir o.En çakırkeyif zamanında bile doğru dürüst,normal adımlarla yürür,hiç sendelemez,düşmez ve yaptığını,ettiğini bilir.Sarhoş olan onun bedeni değil ,beynidir.Coşup,nükteler döktürebilir,dostluk üzerine uzun uzadıya konuşabilir.Ya da evrensel ve mantıksal olan,tasımlara dönüşen metafizik tayflar,hayaletler görebilir.İşte o bu durumdayken,yaşamın en sağlam yalanlarını örten katı kabukları sıyırıp atar ve ruhunun boynuna vurulmuş zorunluğun derin tasması üzerinde derin derin düşünür.John Barleycorn'un,gücünü en şeytancasına ortaya koyduğu saattir bu.Adamın,bir hendeğin dibine kıvrılı yatması çok kolaydır.Ama adamın,iki bacağı üzerinde sallanmadan,dimdik durup da,bütün evren üzerinde kendisi için sadece bir tane özgürlük,yani öleceği günü beklemek özgürlüğü bulunduğuna karar vermesi korkunç  ve acı veren bir sınavdır.O adam için bu saat,eşyanın anlamına hiç bir zaman varamayacağını anladığı (hemen şimdi daha da sözünü edeceğimiz) beyaz mantık saatidir.O adam için tehlike çanlarının çaldığı saattir bu.Onun ayakları,mezarın yolunu tutmaktadır artık.O adam için her şey apaçıktır.Ölümsüzlüğü arayan bütün o aldatıcı kafa çabaları,ölüm korkusuna kapılmış ve lanet imgeleme gücüyle lanetlenmiş ruhların uğradığı panikten başka bir şey değildir.Onlarda ölüm içgüdüsü yoktur;ölüm vakti gelip çattığında,ölüm isteğinden yoksundur onlar.Kendi kendilerini aldatır,bütün öbür hayvanlar,mezarın karanlığında ya da krematoryumun sıcaklığında kalırken,kendilerinin kuralları altedip,gelecekte bir kez daha yaşamak olanağını kazanabileceklerine inanırlar.Oysa diğer adam,beyaz mantığa kavuştuğu saatte,onların sadece kendi kendilerini aldatıp,kendi kendilerini alt ettiklerini bilir.Hiç ayrım gözetmeden,herkesin başına gelen olayı bilir.Güneşin altında yeni bir şeyin olmadığını,hatta zayı ruhların can attığı o ucuz çocuk oyuncağının,yani ölümsüzlüğün de olmadığını bilir.Ama bilir;iki bacağı üstünde sallanmadan,dimdik durarak bilir.O,kısa bir süre işledikten sonra ilahiyatçılar ve doktorlar tarafından tamir edilmek ve en sonunda çöplüğe atılmak üzere yapılmış,bileşimi et,şarap,şarap köpüğü,güneş tozu ve dünya toprağından meydana gelen,zayı yapılı bir mekanizmadır.
               Pek tabii,bu baştan aşağı bir ruh hastalığıdır.Bu,imgelemi zengin adamın John Barleycorn'la olan dostluğundan dolayı ödemesi gereken cezadır.Aptal adamın ödediği ceza hem daha basit,hem de ödenmesi daha kolay bir cezadır.Aptal adam içer içer ve sarhoş olup kendinden geçer.Afyonlanmış gibi uyur ve eğer düş görürse,gördüğü düş donuk olur,dilsiz olur.Oysa John Barleycorn,imgelemi güçlü adama beyaz mantığın amansız,hayalet biçimindeki tasarılarını yollar.İmgelemi güçlü adam,yaşama ve yaşamın her türlü haline kötümser bir Alman filozofun gözüyle,illetli bir şey gözüyle bakar.O bütün aldatıcı görüntülerin öbür yanını görür.Bütün değerlerin yerlerini değiştirir.İyi kötüdür,kötü iyi,gerçek bir aldatmacadan,yaşam ise bir şakadan ibarettir.Bir zararsız deli gibi yükseklerden bakar ve bir Tanrı keskinliğiyle yaşamı baştan aşağı kötü gözle görür.Kadınlar,çocuklar,eş dost;onun mantığının beyaz ışığı altında hep birer sahtecilik,yalancılık biçiminde meydana çıkarlar.O,onların içini okur,okudukları da hep onların zayıflığı,onların kusurluluğu,onların bozukluğu,onların zavallılığıdır.Onlar artık onu aldatamazlar.Onlar da bütün diğer ademoğulları gibi,kızböceğinin bir saatlik yaşam dansında kanat çırpan mini mini,zavallı bencillerdir.Özgürlükten yoksundur onlar.Onlar talihin kuklalarıdır.Kendisi de öyledir.O bunu algılar.Ancak,arada bir fark vardır.O görür;o bilir.Biricik özgürlüğünün ne olduğunu da bilir;ölümünü bekleyebilmek özgürlüğünü...Yaşamak,sevmek ve sevilmek için yaratılmış bir adama yaramayacak,her şeyi bilir.Ne var ki,buna karşılık John Barleycorn'un zorla biçtiği fiyat,kısa ya da uzun yoldan intihardır.Birden dökülüp boşalmak,yahut yıllarca sızarak tükenmektir.John Barleycorn'la dostluk eden hiç kimse,onun  hakkı olan,ona dönmesi gereken bu ücreti ödemekten kurtulamaz...